kısa roman: ah şu insanlar.

bölüm 1: karar.
uzun zamandır merkeze gitmediğimi farkedip, merkeze gitmeye karar verdim. aslında yapacak bir şeyim yoktu. aslında, hiçbir zaman yapacak bir şeyim yoktu. sadece, insanları izlemeyi seviyordum. neler yaptıklarını, günün telaşıyla nerelere gittiklerini ve hangi kelimeleri kullanarak konuştuklarını izlemeyi seviyordum.

hava yeni yeni mavileşmeye başlamıştı. yurttan kantine doğru indim. her zamanki gibi beyaz peynir, domates vardı kahvaltıda. yurtta başka kahvaltılık çıkmıyordu zaten. biz de alışmıştık, bir şey demiyorduk. kahvaltımı yaptıktan sonra, yurt kapısına gittim. güvenliklere selam verip, çıkışımı yaptım ve metroya doğru yürüdüm.

bir filmde izlemiştim. bir yazar, birini gözüne kestiriyordu, gün boyu onu takip ediyordu. nerelere gittiğini, nelere güldüğünü, nelerden hoşlandığını tahmin etmeye çalışıyordu. bunu yapmayı düşündüm. gerçekten de hoşuma giderdi. aynı o yazar gibiydim. insanların nerelere gittiğini, nelere güldüğünü nelerden hoşlandığını tahmin etmeye çalışıyordum. nelerin hoşuma gittiğini yıllarca araştırmıştım mesela. hatta bir gün, sevgilim karşımda çıplak oturmuştu. sevişeceğimizi düşünüyordu. manyak gibi, saatlerce vücudunda nerelerinin hoşuna gittiğini öğrenmekle uğraşmıştım. daha sonra ayrılmıştık tabi. benim gibi bir insanla yapamazmış.

bunları düşünmeye devam ederken, metroya geldim. bukart'ımı bastıktan sonra, yürüyen merdivenlerden çıkıp metroyu beklemeye başladım. birilerini takip etmeye karar vermiştim, hoşuma gideceğini düşünüyordum. etrafıma bakmaya başladım. yalnız olduğumu farkettim. bu saatte sadece benim gibi bir deli, üniversiteden merkeze giderdi zaten.

5 dakika sonra metro geldi, bindim.

bölüm 2: yeni biri.
osmangazi metro istasyonunda indim. az önceki yalnızlıktan burada eser yoktu. işe gitmek için toplanmış yüzlerce insan, boş metro bekliyorlardı ve her gelen metroda yeni bir hayal kırıklığı yaşıyorlardı. işleriyle uğraşan insanların takibinin zevkli olmayacağına karar verip, metro istasyonundan çıktım.

burası, metro istasyonu kadar kalabalık değildi. banka atm'lerinde sıra bekleyen insanlara bir göz attım. genç, 22 yaşlarında bir kadın vardı. siyah saçları vardı ve esmerdi biraz. esmerdi, hayır, olmaz. esmerleri oldum olası sevmemiştim. bu yüzden onu takip edemezdim.

etrafıma biraz daha bakınmayı tercih ettim. 30lu yaşlarında bir amca, 12 yaşlarında bir çocuk. 60 yaşlarında nine bile vardı. hepsini boşverip, biraz daha yürümeye başladım. hava hala soğuktu. kent meydanı dedikleri, büyük, koca alışveriş merkezinin önüne geldim. aslında, en ideal kişiyi alışveriş merkezlerinde bulabileceğimi biliyordum. işi olan bir insan, alışveriş merkezine gitmezdi. alışveriş merkezleri, daha çok işi olmayan, eğlenmeye çalışan gençler içindi. "evet, evet güzel fikir" diyerek alışveriş merkezine girdim.

etrafa fazla göz atmadım ve, gözüme iyi gözüken ilk kişiyi seçtim. 24 yaşlarında bir kadındı. sarı saçları, beyaz bir vücudu vardı. burnu, normal insanların burnuna göre biraz büyük gözüküyordu. ayrıca, göğüsleri küçüktü. göbeği de yoktu. takip etmeye başladım.

bölüm 3: alış ve veriş.
takip etmeye başlayalı 4 saat olmuştu. henüz farkedilmemiştim. arkasına bile dönüp bakmıyordu. ilginç birisine benziyordu aslında. 4 saat boyunca, o mağaza benim, bu mağaza senin demeden gezmişti. en sonunda bir mola verip, yemek katına çıkmış ve burger king'den 1 adet whooper menü söylemişti. fırsattan istifade, uzun zamandır hamburger yemediğimi hatırlayarak kendime double king chicken menü söyledim.

ilginç karşıladığım tarafı, girdiği mağazalardan çok şey beğenmesine rağmen henüz bir şey almamasıydı. yemeğini bitirdikten sonra kalktı ve tekrar aşağı, mağaza katlarına doğru yürümeye başladı. onun ardından, elime bitiremediğim kolamı alıp takip etmeye başladım tekrar. pull&bear mağazasına girdi. arkasından ben de girdim. saatler önce denemiş olduğu bir t-shirt'ü alıp kasalara gitti. hiç beklemeden parasını ödedi. buna şaşırdım. saatlerce dolaşabileceğimizi düşünmüştüm.

alışveriş mağazasından çıktık. fomara caddesinden yukarı, şehreküstüne doğru yürümeye başladık. bu yokuş, beni öldürüyordu. bir de üzerine birini takip etmek gelince, gerçekten ölümcül olduğunu farkettim. gizlice, onun temposuna ayak uydurup yürümeye çalışıyordum. yolda durdu. etrafına bakmaya başladı.

beni gördüğü için biraz korktum. bu yüzden yürümeye devam edip önüne geçtim. benden şüphelenmesini ve polise gitmesini istemiyordum.

bölüm 4: olay örgüsü sonu, çıkarılacak sonuç.
fomara caddesinin sonuna kadar çıkmıştım. arada sırada arkama bakıyordum, o da yukarı çıkıyordu. normalde, onun benim önümde gitmesi gerektiğini düşünüp bir mağazaya girdim. takip etme denilen şeyin mantığı buydu en azından. takip edilen kişi önden, takip eden kişi arkadan giderdi.

yaklaşık yarım saat daha takipten sonra, çok yorulduğumu farkettim. o da yorulmuş olmalı ki, cafe ceyf'in merdivenlerinden çıkmaya başladı.

yukarı çıktığımda, yanında bir erkeğin oturduğunu gördüm. boş bir sandalyeye oturup kahve sipariş ettim. onları izlemeye başladım. çok sert bir şeyi konuşuyorlar gibi gözüküyorlardı. erkek ona, hafif bir şekilde bağırıyordu. kadınsa yüzü kızarmış halde "ben yapmadım" diyordu.

"ben yapmadım" cümlesini kullanırken yalan söylüyordu. çünkü, diğer cümlelerde herhangi bir vücutsal tepki vermezken, "ben yapmadım" dediğinde elini saçlarına götürüyor ve sağa sola bakıyordu. bu stres belirtisiydi, insanlar yalan söyledikleri zaman stres yaparlar ve vücutsal tepki gösterirlerdi.

erkek, ayağa kalkıp takım elbisesinin cebindeki "kırmızı, yüzük kutusunu" masanın üzerine koydu. "beni aldattığını biliyordum. sadece bir ümidim vardı, ama artık ölmek istiyorum." diye bağırdı ve hızlıca dışarı doğru çıktı.

bölüm 5: ee, bunda ne var?
takip edip, etmemeye devam etme konusunda düşündüm. buranın kahvesi çok güzeldi ve kadın, kalkmayı düşünmüyor gibiydi. takip etmeye devam ettim.

aradan saatler geçti. boş boş oturdu yerinde. ben de bu yüzden, boş boş, kutsal görevimi yerine getirir bir şekilde oturdum. kapıdan, bir erkek girdi. az önce çekip giden erkek değildi. kadın, onu görür görmez yerinden kalktı ve koşa koşa kucağına atladı. "hoşgeldin aşkım." diye bağırdı.

çok şaşırdım. sevgilisiyle beraber oturup, yüzüğü ne yapacaklarını konuştular. takip etmeye devam ettim. geceye doğru, bir kuyumcuya girdiler ve yüzüğü sattılar.

metroya doğru koştum. metroya bindim. aklımdan sadece "insanlara ne kadar değer veriyoruz. hiçbir şeyi haketmiyorlar oysaki. hiçbir şeyi." cümleleri geçti.

bile bile.

kısa bölüm 1: tanışma.
yerde yatıyordum. etrafımda insanlar birikmiş, "ayılıyor, ayılıyor" diye bağırıyorlardı. nerede uyandığını hatırlayamayan her insan gibi nerede olduğumu sordum. "karanfil sokaktasın" dedi yardımsever bir kadın. daha sonra kalkmama yardım etti ve bir banka oturmama yardım etti.

kim olduğumu sordu, adımın "mert" olduğu yalanını söyledim. kim olduğunu bilmediğim insanlara gerçek kimlik bilgilerimi veremeyecek kadar paranoyak bir insandım. yollarda yürürken, çatılara bakıyordum, bir keskin nişancının beni vurmak için pozisyon alıp almadığını farkederim belki diye. aselsan'da çalışan bir mühendis veya öldürülmesi gereken önemli bir diplomat değildim. ama korkuyordum işte.

daldığımı farkedince "doktora git bence, beyinsel sorunun olabilir" gibi bir yorum yaptı yanımda oturan genç bayan. "pardon" dedim, ismini söylemiş olmalıydı ama hatırlamıyordum. "isminiz neydi" diye devam ettim. sıcak bir tebessümle "az önce söyledim, ferhunde ben." dedi. "daha önce hiç ferhunde isimli birisiyle karşılaşmadım" tepkisini verdim, "ilkleri severim" dedi ve sustuk öylece.

kısa bölüm 2: gelişme.
ferhunde'yle tanışalı aylar olmuştu. aynı semtte, sincanda oturduğumuzu öğrendiğimde çok sevindim. kızılayda beraber otobüse binmiş ve aynı yerde inmiştik. ilk başlarda, beni takip ettiğini düşünmeye başlamış ve "neden beni takip ediyorsun?!" diye azarlamıştım onu. takip etmediğini, evinin halısaha'nın arkasında olduğunu söylemişti.

inanmadığım için, burası benim evim diyerek başka bir apartmana girmiştim. "görüşürüz" deyip numaralarımızı birbirimize verdikten sonra ayrıldığımızı sanmıştı. her paranoyağın yapacağı gibi, onu takip etmiş ve gerçekten evinin halısaha'nın arkasında olduğunu öğrenmiştim.

aylar geçmesine rağmen onun yüzünü unutamıyordum. sürekli hayal ediyor, koltuğumda beraber oturup filmler izlediğimizi düşünüyordum. bazen, gerçekten onu görüp kokusunu duyuyor gibi oluyordum. bunu psikiyatristime anlattığım zaman, umutsuz gözlerle bakmış ve ilaçlarımı bir doz daha arttırmıştı. ama mutluydum ben böyle.

sadece bir kere gördüğüm, bir kere sesini duyduğum birisinin kokusunu yanımda hissediyordum adeta. cesaret edip, mesaj atmaya karar verdim. kapalı sözlerle, ergenler gibi anlatmaktan nefret ederdim derdimi. bu yüzden ilk olarak "buluşalım mı?" yazdım. "sen kimsin?" diye bir cevap verdi. ergenleşip, "beni nasıl tanımazsın amına kodumunun!" mesajı atmak istedim.

psikiyatristim iyi bir insandı. bu tarz sinir nöbetlerinde kendimi sakinleştirmenin yollarını söylemişti bana. kendimi sakinleştirip "ben mustafa, 1 ay önce kızılayda tanışmıştık" mesajını atmış, ve sonra kahrolmuştum. mustafa mı? mustafa da kimdi? ilk tanıştığımızda onun her şeyini hatırlıyordum ama, kendi söylediklerimi unutmuştum sanki! kendime çok kızdım, yaptığım büyük hata yüzünden hiç affedilemeyeceğimi biliyordum.

kısa bölüm 3: sonuç.
sincan'da, kız arkadaş ile gelebilecek tek bir cafe vardı. aylar sonra, ilk defa mesaj atmıştı. neden mesaj attığını bilmiyordum. en son mesajlaşmamızda kavga etmiştik. "neden bana yalan söyledin! sana güvenmiştim. siz lanet erkekler, birbirinizden hiç farkınız olmayacak mı?" demişti. kızılaydaki tanışmadan sonra, ilk defa konuşmaya kalkmıştık ve kavga etmiştik.

o kavganın üzerine kaç ay geçtiğini hatırlamıyordum. telefonun mesaj sesine uyanmıştım. mesajda "hemen buluşacağız, saat 3te cafe bashkada ol" yazıyordu.

"acaba, gerçekten en büyük aşklar kavgayla mı başlar?" gibi ümit dolusu şeyler söylemeden edemiyordum kendime. yani, aylar geçmişti, neden durduk yere buluşmak istesin ki? bana söyleyeceği önemli bir şey mi vardı? yoksa evlenmiş, nişanlanmış ve bana davetiye mi verecekti?

saatlerin geçmesi için bir kaç dizi bölümü izledim. saat 2.30 olduğunda evden çıkmaya hazırdım. hem hava alırım deyip hemen çıktım evden. yolda, birbiriyle kavga eden insanları gördüm. ve etrafta, normal bir şeymiş gibi davranan insanları gözlemledim. sonra yürümeye devam ettim. tren istasyonundan karşıya geçip, cafe bashka'ya doğru yöneldiğimde saat 2.50'ydi.

içeri girmek için can atıyordum. aylar sonra ferhunde'yle karşılaşacaktım. ama, içeri giremedim. telefonumu bana ulaşamaması için bir kanalizasyon çukuruna attım önce. daha sonra, cafe bashka'yı gören, insanların az olduğu bir yere oturdum ve ferundeyi izledim. geldi, yalnız geldi. etrafına baktı, bekledi. saat 3.30 oldu, bekledi. arada sırada, masada duran telefonunu alıp aradı ama ulaşamayınca sinirlenip geri koydu masaya. saat 4 oldu, bekledi. ben de bekledim. saat 5 oldu, hala bekliyordu. ben de bekliyordum.

kısa ve öz  bölüm 4: bitiş.
bu gözlükler, burnumu acıtıyordu. ağlıyordum, ağlıyordum. gözyaşlarımın hiç durmamasını istiyordum. tüm suçlu benmişim gibi hissediyor ve "keşke gitseydim! neden gitmedim yanına" diye kendimi yerlere vurmak istiyordum.

o gün, cafe kapanana kadar beklemişti beni. ben de onu beklemiş, yukarıdan izlemiştim. cafeden çıktığında, yere yığılıp kalmıştı. gecenin geç saati olduğundan, kimseciklerde kalmamıştı etrafta. cafe'nin sahibi camdan görüp dışarı çıkmıştı. şok geçirmiş gibi ambülans'ı arayın diye bağırmıştı. bense, ne olduğunu anlamamıştım.

sonradan, araştırdım. anlattılar bana. ilaç içmiş. "gelip, gelmeyeceğime dair kendisiyle iddiaya girmiş." yanına gitseydim eğer, bana "hastaneye götür beni" diyecekmiş. diyememiş.

odeabank ve hülya avşar.

televizyon, ilk ortaya çıktığında "şeytan icadıdır bu!" demiş ve uzun süre uzak kalmışlar. küçükken, "bunun neresinde şeytancıl şeyler var!" der ve bu ifadeyi yadırgardım. büyüdükçe, düşünceleriniz genişledikçe "ne şeytanlıklar var ama!" diyebiliyormuşsunuz demek ki.

uzun zamandır televizyon izleyemiyorum. yurt şartları altında televizyon izlemek, zor oluyor biraz. geçenlerde işler güçler'i arkadaşımın evinden izleyeyim dedim ve gözüm reklamlara çarptı. uzun zamandır reklam izlemediğinizde, yeni çıkan reklamların ne kadar yaratıcılık yoksunu olduğunu anlayabiliyorsunuz.
"bizim her müşterimiz çok kıymetli, her müşterimize ayrıcalıklı ve özel hizmet sunuyoruz." diyordu banka görevlisi. olanları izliyordum. banka görevlisinin karşısındaki hülya avşar'ın ne tepki vereceğini çok merak ediyordum. "nasıl yani?" dedi, "ben ne hizmet alıyorsam..." diye devam edip bana doğru baktı. "herkes aynı hizmeti mi alıyor?" diye devam ettirdi cümlesini.

55 yaşımdaydım ben. 35 senelik evliliğim, 3 tane çocuğum vardı. yaşadığım devlet için çok fazla emek vermiş, vatana millete hayırlı 3 çocuk yetiştirmiştim. başbakanın "3 çocuk" emri olmadığı zamanlarda yapmıştım çocuklarımı. sırf, devletin okuyan insana, akıllı insana ihtiyacı olduğu içindi.

aradan çok zaman geçti. mortgage borcumu ödemek için bu bankada oturuyordum. hemen yanıbaşımdaki görevliyle konuşan hülya avşar, görevliye "benimle aynı hizmeti alıp almayacağını" soruyordu. sanki ben insan değilmişim de, farklı bir şeymişim ya da, o insanmışta ben hayvanmışım gibi.
küçükken annem, şeytanın en büyük icadının yalanlar olduğunu söylerdi. televizyonlar, yalan söylemek için yaratılmış olmalı. haberlerde okudum ben, hülya avşar "oynadığı reklam için, yaklaşık olarak 1 milyon 500 bin türk lirası" para almıştı. reklamı izleyen 40 milyon insanı kandırmak için, 1 milyon 500 bin türk lirası.

dönerin 3 lira olduğu bir ülkede, 210 lira ile 70 tane döner alıp 70 tane aç çocuğu doyurabileceğinizi biliyor muydunuz? bu hesaptan bir de, 1 milyon 500 bin lira ile kaç tane aç çocuğu doyurabileceğinizi düşünün.

merak ettiğim bir şey var. reklamında hülya avşarı oynatıp, tüm insanları kandırabilen bir bankayı mı samimi bulurdunuz, yoksa 1 milyon 500 bin lira ile, 500bin tane aç çocuğu doyuran bir bankayı mı? üstelik, bu banka aracılığı ile hülya avşar'ın size yaptığı saygısızlığı saymıyorum bile.

"ben ne hizmet alıyorsam, herkes aynı hizmeti mi alacak?"

bakın, ben size saygısızlık yapmıyorum. ben herkese eşit davranıyorum. çünkü, bana 1 milyon 500 bin lira vermiyorlar. verseydiler eğer, yine eşit davranırdım. çünkü, ben normal bir insanım. samimi bir insanım. bu yüzden, o kadar parayı alsaydım bile "ben ne yazıyorsam, herkes onu okuyacaktı."

ama azizim. hülya avşar 1 milyon 500 bin lira aldı ve o bankanın hiçbir üyesi 1 milyon 500 bin lira alamayacak.

soğuk raylar.

uzaktaki trenin sesini duymak için kulaklarını, tren raylarına koyman gerekir. peki ya, uykun varsa ve tren raylarında uyuyorsan? trenin geldiğini duyuyorsan ve yine de kalkmıyorsan soğuk raylardan? ölümü göze almışsın mı demektir bu?
bazen, birilerini öldürmek istiyorsun. önce, birini öldürüyorsun. sonra, başka birini. kendini çaresiz hissedip, öldürdüğün adamın duvarına 'yardım edin bana, öldürmeden duramıyorum' yazıyorsun.
sessiz sessiz, çocukluğunun verdiği psikolojik bozukluklarda kayboluyorsun. küçük, piyano ritimlerinde bir şeyler arıyorsun bir zaman sonra. öldürdüğün insanlardan hatıralar saklamayı akıl ediyorsun. kimilerinden bir parça yüzük, kimilerinden bir parça saç alıyorsun. her seferinde değiştirmeye başlıyorsun sonra, seni yakalasın istediğin polislerle oyunlar çeviriyorsun.
bir zaman sonra, tamamen kaybediyorsun kendini. insanlar, sana baktığında insan görüyorlar, herkesi kandırabiliyorsun kendin dışında. aynaya baktığında, gözlerinde korku bile göremiyorsun bir zaman sonra. yaşamak korkusu, ölmek korkusu, öldürmek korkusu, tanrı ya da ne bileyim, başka bir şeyin korkusu.
neden bu kadar çok ölüm dediğini düşündün mü yazarın? yoksa, kafan hala raylarda yatan adamda mı kaldı? duymuyor musun raylarda yatan adamın çığlıklarını? buraya kadar geliyorlar. ölümü ne kadar göze alıyorsan al... kendi astığın ipin ucunda da olsan, bileklerinden kan da fışkırsa, savaşın ortasında arkadaşını kurtarmak için merminin önüne bile atlamış olsan, göz göre göre ölüme koşuyor olsan da, sadece ölürken çekebileceğin acılar vardır. sadece ölürken, tekrar tekrar görebileceğin mutlu anılar vardır.

peki, mutluluk mu daha ağır basar, yoksa çektiğin acılar mı?
duyuyor musun? çığlıklar. ağlayan insan sesleri, gözyaşları. trenin altında kalan, ölümü göze almış soğukkanlı sana ait, çığlıklar.
bir daha düşün. ölmek üzereyken, mutluluk mu daha ağır basar? yoksa, çektiğin acılar mı?
mutluluk mu? be adam, neden çığlık atıyorsun o zaman? farkına var.
bazen, kendini öldürmenin başkalarını öldürmekten daha zor olduğunu düşünüyorsun. bazıları, öldürmenin de çok zor olduğunu düşünüyor. biliyorsunuz, yaşamak yıllarca, ölüm saniyelerce sürüyor. öldürmek, saatlerce sürüyor.
yazdıklarını anlamadın değil mi yazarın? yoksa, kafan hala neden bu kadar ölümden bahsedildiğinde mi kaldı? için bayıldı değil mi, yazıyı yarıda bırakmak istedin ama beynin "oku" diye zorladı seni.

işte böyle, biliyor musun? hayat, böyle. haberleri aç. sen bu yazıyı okurken, emin ol bir koca, karısının ağzını burnunu dağıtıyor. belki 35 yerinden bıçaklıyor, öldürüyor. trafik kazaları oluyor, herkes ölüyor. sen bu yazıyı okurken, kim bilir hangi sebepten kaç insan ölüyor.

her şey böyleyken, yani hayatta bu kadar ölüm varken, öldüren varken... sen gelmiş yazara, "neden, bu kadar ölümden bahsetmiş?" diyorsun, yazara küfür ediyorsun. peki, hayatta ölüm varken, saniyede binlerce insan ölüyorken, neden susuyorsun?

ortadan kaybolma hissi.

derslerim yüzünden, evden atılacağım gibi geliyor. bu anın planlamasını yapıyordum, aklımda binlerce tilki dolaşıp duruyor. küçük küçük kıyametler kopar diye 21 aralık'a hazırlamıştım kendimi, gel gör ki kopmadı. deli divane gibi dolaşıyorum ortalıkta. sessiz bir vadinin, en korkunç yerlerinde saklanıyorum sanki. hani, olurda, filmlerde gördüğümüz bir kaç cani gelir beni öldür, ve acımasızca yer diye.

ama insanların da dediği gibi, bazı şeyler sadece filmlerde oluyor. canice öldürülüp, canice yenmek gibi.
ortadan kaybolma projesinin ilk adımı, evden atılmaydı sanırım. ailenin, istenmeden yaptığı en küçük çocuk gibi hissediyordum kendimi. bozuk psikoloji, bozuk insanlık, bozuk düşünceler, bozuk dersler... hepsinin bir anlamı olmalıydı, ya da ben anlam vermeye çalışıyordum.
dikenli teller üzerinde yürümeye benziyor biliyor musunuz hayatım? göz göre göre, ayaklarımı kanata kanata, öleceğimi bile bile yürüyorum sadece.
bir de pasaport sorunu vardı. into the wild filmindeki gibi, ortalıktan kaybolup yüzbinlerce kilometre yürümek isteseydim eğer, bu ülkenin dışına nasıl çıkacağımı bilmiyordum. son zamanlarda hapishanede gibi hissediyordum kendimi. baksana, koskoca dünyanın içinde, küçücük bir ülkeye sıkışmıştım ve ülkeden bir adım dışarı çıkamıyordum. bunun, koca bir hapishaneden farkı ne ki?
böyle, saçma sapan şeylere benzetmeyi sevmem aslında bir şeyleri. ne bileyim yani, benim için hayat hayattır. yaşamak, yaşamak. aşta aşktır. ölmek, ölmektir. "ölmek, dünyada insanların eşit olabileceği tek eylemdir." demek garip geliyordu. ama şimdi daha iyi anlıyorum.

bu yüzden, yaşadığım yere yaşadığım yer gözüyle bakamıyorum artık. eğer ki, gökyüzüne, bulutlara, diğer gezegenlere gidemiyorsan, dünya da bir hapishane sayılır aslında. peki yüce yaratanın, bizi "koskoca hapishaneye atması"nın amacı neydi?

ah şu insanlar. tek kaygımız, yüce yaratana, allah'a ibadet etmek olması gerekiyorken belki de, parayı yarattılar, okulları, başarıları, başarma kaygılarını yarattılar. bense ne allaha ibadet ettim, ne parayı buldum, ne de okullarda başarılı oldum.

belki de, küçükken bizim mahallede intihar eden dedeye bu yüzden bu kadar heves ettim. içimde her zaman, bir şeyleri başarmadan ölme isteği vardı. ne bileyim, istanbul boğazından aşağıya doğru atlayan, hayatı mükemmel bir yazar; neden intihar etmiş olabilir ki? kimse bilemez.
peki ya, evden atılırsam. askerliğe, zorla gönderilmeye kalkılırsam? gözümü kapatıp, hiç kimsenin olmadığı yerlere gitmeyi göze alabilecek miyim? bilmiyorum. bilmek istediğim tek şey var, o da şu anın geçmemesinin mümkün olup olmayacağı. zamanı durdursunlar istiyorum, hiçbir şey hareket etmesin. her şey, olduğu yerde kalsın. ben de, gerçeklerle yüzleşmeyle karşı karşıya kalmayayım.
çünkü, gerçekler çok acıtıyor.

saçını kesiyorlardı.

ikinci dünya savaşındaydım, mermilerin tam ortasında. düşman hattından bizim hatta, bizim hattan düşman hattına uzanan silah sesleri, güzel bir orkestra yaratıyordu. dünyanın en iyi orkestra şefleri birleşse, bu kadar acınası bir müzik yapamazdı sanırım. ölüm korkusuyla birleşmiş yaralanmaların verdiği o acı sesler. unutamıyorum.
bazen böyle, nerede olduğumu unutuyorum. hiç kimsenin olmadığı, daha doğrusu hiç kimsenin olmasını istediğim yerlere doğru uzanıyorum. kalabalık arasında kendinizi hiç hissetmek gibi bir hata yapmışlığınız olmuştur, bu benim en küçük hatalarımdan birisi.
tüm mermilerin ortasında, saçları uzun, gözleri sürekli kan görmekten kırmızılaşmış "savaşa hayırcılardan"dım ben. ölseydim eğer, kahraman olacaktım belki de. bi ara, neden olduğunu anlamadığım halde, silah sesleri durdu ve insanlar anlamsızca birbirlerine bakmaya başladılar. yaklaştılar ve olduğum yerden kaldırıp, küçük toplama kamplarına götürdüler.
toplama kamplarında ne tarz işkenceler yaptıklarını merak etmişimdir hep. işin anlamadığım taraflarından birisi de bu zaten. milyonlarca yahudi, toplama kamplarında işkence görüyorlardı ve öleceklerini bildikleri halde sessiz kalıyorlardı. aralarından neden birisinin çıkıp, "ne de olsa öleceğiz! en azından amacımız uğruna ölelim!" deyip adolf hitler'in üzerine çullanmaya çalıştıklarını düşündünüz mü hiç? benim de aklıma yeni geldi.
toplama kampında, benden ve tanımadığım tarafın askerlerinden başka kimseler yoktu. ölmekten korkmayan bir insanın, işkenceyle acı çekeceğini düşünen ahmaklardı onlar da.
ölmekten korkmuyorsanız eğer, çektiğiniz acıların sizin için bir önemi var mıdır merak ediyorum. kurbanının acılarıyla beslenen bir seri katil, karşısında "istediğini yap." diyen bir kurban görseydi afallardı. polisiye romanları öyle diyor en azından. peki, karşınızdaki beyni alınmış askerlerden oluşan bir bölükse?
gözlerimi kapattım. ne olacağını biliyordum. önce ayak tırnaklarımı sökeceklerdi, sonra parmaklarımın tırnaklarını. daha sonra parmaklarımı keserlerdi belki de, bunları yaparken "kimsin sen?!" diye soracaklardı ve ben de "insanım" diyecektim. "biz hayvan değiliz" gözleriyle bakacaklardı bana. neyi kastettiğimi hiçbir zaman anlamayacaklardı zaten.
bir yerde bir şeyi protesto ederken, bir aktivist "savaşın galibi, barışın kaybedeni olmaz" yazan pankartını açmıştı. her aktivistin unuttuğu bir şey var sanırım. sadece insanlarla konuşarak anlaşabilirsiniz, bi şeyleri anlatabilirsiniz. ama biz, hiç ölmeyeceğini düşünen ölümsüz şeytanlar tarafından yönetiliyoruz.
üzerime hortumla, basıncı yüksek soğuk su fışkırtmaya başladılar. "kimsin sen?!" diye sordular tahmin ettiğim gibi. "insanım" dedim. "biz hayvan değiliz" dediler. dediğim şeyden, hiçbi şey anlamadılar. izin verseydiler eğer, onlara "gözleri kanla kaplanmış, cani hayvanlar" derdim.
bahsetmiştim sanırım. dünya genelinde, kendi cinsini öldüren tek cins "insan"dır. o yüzden, bazı insanlara "hayvan" derken utanıyorum. bir insana yapabilecek en güzel hakaret, ona "insan" demektir. bu daha etkileyici olurdu en azından, anlaşılabilseydi eğer.
uzun zamandır savaşmaktan olsa gerek, sapık gözlerle bakıyorlardı bana. gözlerimi tekrar kapattım. açmak istemiyordum. ellerimi çözdüler sonra, gözlerim hala kapalıydı, ne olacağını biliyordum. biri tam bacağımın ortasına tekme attı, yere düştüm. etrafımı çevirdiklerini hissedebiliyordum. birisi pantolonumu indirdi. tepinmeyi bıraktım ben de.
etrafınızda binlerce cani varsa eğer, çırpınmak, işe yarayabilecek en son şeydir. o an, kendinizle toplantı yapıp karar vermeniz gereken küçük bir şey vardır. ya çırpınacaksınızdır ve pes edeceksinizdir, ya da çırpınmayacak ve sonra intihar edeceksinizdir. çünkü, bu dünyada "namus" kavramı önemlidir. sizden milyonlarca yıl önce yaşamış insanların belirlediği kuralların cezasını sadece siz çekersiniz.
arkamdaki acıyı hissediyordum. yorgun düşmemiş gibi göstersem bile, ölüyordum. savaştan önce güçlü göründüğüm ama güçsüz olduğum çok zaman vardı. bunun acısı, çok farklı. son olarak, elinde traş makinesi olan bir insan geldi. saçımı kestiler.
insanların "o olmadan yaşayamam" dediği şeyler vardır. çoğu, başka bir kişi olarak seçer bunu. çok nadir insan, "saçlarım olmadan yaşayamam" gibi bir düşünceye girer.
daha sonra savaş bitti. saçlarım yoktu. arkamdaki acı, umrumda bile değildi. saçlarımı kestiler. eve gittiğimde bir silah buldum ve intihar ettim. ne kahraman oldum, ne de ismi bilinen bir insan. ondan sonra, savaşlar hiç durmadı.
 savaşlar, hiçbir zaman durmayacak biliyorsunuz değil mi?

çünkü insanlar, kendileriyle savaşmayı severler.

başkalaşım.

-çoğu şey umrumda aslında, insanlar değil.
+ne zamandan beri?
-hayvanların, o mükemmel halini gördüğümden beri. vahşi hayatta, aslanların aslanları, geyiklerin geyikleri öldürdüğünü hiç görmedim. insanların, insanları öldürmesiyle her gün karşılaşıyorum.
+ben köpeğin köpeği öldürdüğünü görmüştüm.
-ben de görmüştüm. birbirlerini öldüresiye dövüyorlardı, başlarında da para hırsıyla gözlerini kapatmış insanlar vardı.
arkadaşlarımın, zamanla ne kadar değiştiğimi söyleyip durmasından nefret ediyorum artık. içi samimiyetsizlik kokan "nerelerdesin, hiç gözükmüyorsun?" cümlelerini yüzlerine karşı söyleyemiyor oldum. değişimin, en çok bu tarafını sevmiyorum. zaman geçtikçe, en sevdiğiniz özelliklerinizi bile alabiliyor sizden. vermemek sizin elinizde olabilir, ama benim elimde değildi.
"uzun zamandır görüşmediğimizin farkında mısın?" dedi eskiden sevdiğim arkadaşım. farkındaydım elbette. samimiyetsiz bir üzgün surat takınıp "farkında değilim, özür dilerim." dedim. neden özür dilediğimi bilmiyorum, daha doğrusu kimin özür dilemesi gerektiğini. 
uzun zaman önce insanlardan özür dilemeyi bırakmıştım. yaptığım hareketlerin, özür dilenecek bir tarafının olmadığını düşünüyorum. daha doğrusu, özür dilemenin hayatta hiçbir şeyi değiştirmediğini gayet iyi biliyorum. kucaktan kucağa atlamaya alışan ama bunu göstermeyen namuslu orospulara benzetiyorum "özür dilerim"leri, "özledim"leri.
"nasıl gidiyor? neler yapıyorsun?" dedi, "aynı" dedim.
"aynı" kelimesi, genelde "her şeyin aynı olduğu" anlamına gelir. karşındaki insan uzun zamandır ne yaptığını biliyorsa, "aynı" veya "standart" kelimelerini kullanmak yanlıştır. ama, karşıdaki insanı başından atmak ya da uzun konuşmak istemiyorsan, işte tam bu noktada "aynı" kelimesi devreye girer.
"sohbetine doyum olmuyor" dedi. ben oraya zaten, sohbet etmeye değil bir kaç yudum alkol alıp her şeyi unutmaya gitmiştim. "neyi unutmak istiyorsun?" sorusuna verilen "neden içtiğimi!" cevabını eyleme dökmek için.
kafa dinlemek için gittiğiniz yerlerde, hiç konuşmak istemediğinizin bir arkadaşınızın çıkması çok kötü bi şey değil mi? yurt odanızda yalnız başınıza, yalnızlığın keyfini çatarken odaya birinin girip tüm keyfinizi bozması gibi. yalnızlığın iyi bi şey olduğunu söylemiyorum, demek istediğim: "çok fazla yalnız kalmadığınızda, yalnızlık her şeyin çözümüymüş" gibi geliyor.

dünyayı zombiler bastığında, ısırılan ilk insan olacağınızı düşündünüz mü hiç? tüm aksiyondan uzak kalacağınızı. ben düşündüm, işte bu yüzden bana karamsar diyorlar. karamsarlar insanların en kötü özelliği, osmanlı devletine benziyor olmaları. yani şöyle: her şey iyiye gidiyor, çok iyiye gidiyor, her şey mükemmel. şappadanak! alınan bir yenilgi. her şey kötüye gidiyor, çok kötüye gidiyor ve her şey berbat.
bir psikologun bana yardımcı olacağını düşünmüştüm. içimde gelişen, yavaş yavaş büyüyen insanları öldürme hissinden bahsedecektim. hatta içimdekileri ne kadar yazarsam yazayım, bünyemde ufak bir değişiklik bile olmuyor, kötüye gidiyorum diyecektim. yazılar yazmak bile sıradan hale geldiği zaman, psikolojinizi düzeltecek hiçbir şeyin olmadığına inanıyorsunuz.

intihar mektubu ve kapanış.

üst not: intihar falan etmeyeceğim.

sizden daha güçlü bir saati ne kadar tersine ittirmeye çalışırsanız çalışın, 12den önce 11 gelmez hiçbir zaman. dünyada her şeyin bir işleyişi var: vahşi hayat, "güçlü" olanın altta olanı ezebileceğini bildirmişti bize her zaman. ne kadar güçlü olursanız, o kadar hayatta kalabilirsiniz ve ne kadar hayatta kalabilirseniz, o kadar acı çekmeye mahkumsunuzdur.

mükemmel olmasa bile, işleyen bir sistem. birbirini öldüren güçlü insanlar, aç insanları aç bırakan tok insanlar falan filan. hiçbirinin ortak bir tarafı yok. komünizmi savunan insanlar herkesin eşit olabileceğini söylüyor. bence, her insanın eşit olduğu bir an varsa, öldüğü andan başka bi an değildir. kötü şeyler yaşayan bir insanla iyi şeyler yaşayan bir insanın eşit olabileceğini söylemek delice değil mi?

her neyse.

doğan her canlının en büyük görevi büyümektir. canlı sayılamayacak kadar küçük boyuttaki parazitler bile çoğalarak büyüyorlar. dünyanın en büyük adaletsizliği burada başlıyor bence. düşünsenize, büyümeye başladığınız zaman hatalar yapmak zorundasınız ve zaten büyüdüğünüzde de yaptığınız bu hatalar bozuyor imajınızı. ne kadar değişmeye, ne kadar güzelleşmeye çalışırsanız çalışın, büyüme aşamasındayken yaptığınız hataların acısını çekiyorsunuz.

büyürken, kötü, ders çalışmayan bir insan oluyorsunuz mesela. daha sonra, ne kadar ders çalışmaya çalışırsanız çalışın, büyüdüğünüzü görenler "o ders çalışamaz, tembel teneke." gözüyle bakıyorlar size. ne olduğunu bile anlamadan suratınıza gelen yumrukların haddini, hesabını soramazsınız bile. bunu, ünlü bir adamın "siz çocuğunuzu dövün, nedenini bilmeseniz bile o nedenini bilir." lafına benzetiyorum.

çoğu lafta, çoğu söylenen sözde söylemek için bir neden olmasa bile, geçmişte yaşadıklarımızdan dolayı dayak yemişe döndürüyor bizi. küçük, mutlu olan ve mutlu edebilecek bir insanın söylediği "seni seviyorum" lafının dayak gibi suratınıza yapıştığını gördünüz mü hiç? ben gördüm.

ama, neyse siktir et.

eskiden, aşk için kullandığım bir laf vardı. "aşk, bir neyse ile diğer 'neyse, siktir et' arasında geçen cümlelerin özetidir" diye. bu cümlenin hayat için daha uyumlu olduğunu farkettim. hayat dediğimiz şey, yaşamak dediğimiz şey "doğum ile ölüm arasında geçen cümlelerin özeti" değil mi? yazdığım bu küçük mektupta, hayatımın özetini geçiyorum.

bir insanın, hayatı başarısızlıkla dolu olduğu zaman özet geçebilecek cümleleri olmuyor biliyor musunuz? pollyanna olsaydı, "doğmak bile bir başarı değil miydi?" derdi. doğmak, başarısızlıklarla dolu bir başarının başlangıcı olabilir aslında. çıkışıyla beraber milyonları sallamış, ama sonra yaptığı albümlerde boka batırmış bir kaç sanatçı gibi. bir filmde izlemiştim, gelecekten gelip, o efsane olaydan sonra, başarısızlığa adım atmamaları için o sanatçıları öldürüyorlardı. öyle bi şey olsaydı eğer, ben yapamayacağım için gelip beni öldürmelerini isterdim. hoş, bu yazı da efsane olacak değil ya.

ölümden korkmadığınız zaman, ölüm hiç çekici gelmiyor biliyor musunuz? intihar edebilen insanların sırrı budur herhalde. bileklerini kestikten sonra son cümlelerini yazabilen bir insanın ölümden korktuğunu söyleyebilir misiniz?

söyleyemezsiniz.

yine, neyse.
bu yazıyı yazmamın bir amacı var.
blogumu kapatıyorum. başka bir yerde, başka bir şekilde ve başka bir isimle yazacağımı biliyorum.
bu sefer, gizliliğe önem veren ve kimliğini asla belli etmeyen bir insan olarak geleceğim.
her neyse, yine. kendinize iyi bakın.

umarım, başka yerde, başka zaman görüşürüz.

tam blogumu kapatacaktım. dedim ki.. neden sadece ismini değiştirmiyorum?